Ekranın Ardında Kaybolan İnsan, Bir Dijitalzedenin Dengeyi Bulma Rehberi-Biz de Aslen Buralı Değiliz
kitaplarının yazarı Tuğba Şengül Lik, teknolojinin hayatımızdaki etkilerini dengelemenin, sağlıklı ve bilinçli
bir kullanım kültürü oluşturmanın önemini vurguluyor
Dijital dünya alanındaki çalışmalarını genişletmek için Dijital Denge Derneğini kuran sosyal bir girişimci Tuğba Şengül Lik…
Merakı, yerini farkındalığa, farkındalığı ise zamanla sorumluluğa bırakmış. Dijitalleşen hayatta dengeyi nasıl yakalayabileceğimize
odaklanan içerikleriyle tanınıyor. Teknolojinin hayatımızdaki etkilerini dengelemek, sağlıklı ve bilinçli bir kullanım kültürü oluşturmak hedefiyle çalışmalar yapan Lik, yeni
kitabı Ekranın Ardında Kaybolan İnsan’da kaleme aldığı makalelerinde, dijital çağın üzerimizde yarattığı baskıyla ilgili tespitlerini ve önerilerini ortaya koyuyor. 2021 yılında basılan Bir Dijitalzedenin Dengeyi Bulma Rehberi-Biz de Aslen Buralı Değiliz isimli ilk kitabı da özellikle pandemi sonrası dijitalleşen dünyaya hızlı adaptasyonumuzu, “dijitalzedelik” kavramını ve sağlıklı dijital alışkanlıklar geliştirmenin önemini vurguluyor. Lik ile dijital dünya ile doğru ilişkiyi nasıl kurabileceğimizi konuştuk.
“MERAKIM YERİNİ FARKINDALIĞA; FARKINDALIĞIM İSE SORUMLULUĞA BIRAKTI” Dijital dünyaya olan merakınız ne zaman başladı?
Aslında merak, hepimizin içinde var olan bir keşif dürtüsü. Benim dijital dünyaya olan merakım teknolojinin hayatımızı kolaylaştırmasına olan ilgimle başladı. Üniversite yıllarından sonra bir yandan teknoloji sektöründe çalışırken, diğer yandan dijitalleşmenin insan davranışlarını nasıl dönüştürdüğüne dikkat kesildim. Başlangıçta bu dönüşüm beni heyecanlandırdı; hayat hızlandı, iletişim kolaylaştı, bilgiler birkaç tık uzağımıza kadar geldi. Ancak bir süre sonra şunu fark ettim ki bu hızın bir bedeli var. Kolaylıkla gelen, kolayca da tüketiliyordu. İletişim artmış gibi olsa da bağlar zayıflıyor, bilgiye erişim artmış gibi görünse de dikkat süremiz kısalıyordu. İşte o noktada dijital dünyanın “ne sunduğu” değil, “bizi neye dönüştürdüğü” ilgimi çekmeye başladı. Dijital dünyanın içine doğmuş iki çocuğum var ve onların büyürken ekrana
temas şekilleri, odaklanma becerileri, duygusal tepkileri bana yepyeni sorular sordurdu. Yeni nesil ebeveyn olarak yalnızca kendimden değil, onların da dijital geleceğinden sorumlu olduğumu hissettim. Merak yerini farkındalığa, farkındalık ise zamanla sorumluluğa bıraktı. Bu sorumluluk duygusuyla Dijital Denge Derneğini kurdum. Artık ilgim sadece teknolojinin gelişimine değil, insanın ve özellikle de çocukların bu gelişim karşısında nasıl sağlıklı kalabileceğine yöneldi. Bugün dijital dünyaya olan merakımı, dijital farkındalığa ve dijital etik davranışlara dönüştürerek hem bireylerin hem de toplumun dijitalle ilişkisini daha sağlıklı bir zemine oturtmak için çalışıyorum. Dijital Denge Derneğinde ne gibi faaliyetler yürütüyorsunuz? Dijital Denge Derneğini kurarken aklımda tek bir cümle vardı: “Teknolojiyi reddetmeden, hayatı ihmal etmeden yaşamak mümkün.” Çünkü biz teknolojiyle savaş açmak için değil, onunla daha bilinçli ve dengeli bir ilişki kurmak için yola çıktık. Dernek çatısı altında bireylerin, ailelerin ve kurumların dijital dünyayla olan bağlarını daha sağlıklı hâle getirecek eğitimler, kampanyalar ve farkındalık projeleri geliştiriyoruz. En çok üzerinde durduğumuz konular arasında dijital farkındalık, dijital okuryazarlık, dijital ebeveynlik ve dijital etik yer alıyor. İlkokul çağındaki çocuklardan beyaz yakalı çalışanlara, anne-babalardan öğretmenlere kadar farklı gruplara özel seminerler düzenliyoruz. Her yaş grubuna, her yaşam biçimine göre dijitalle ilişkimizi sorgulatan çözüm odaklı içerikler hazırlıyoruz. Kurumsal dünyada ise dijital tükenmişlik, sürekli çevrim içi olmanın verimliliği azaltması gibi konularda özel dijital denge programları uyguluyoruz. “DİJİTAL OKURYAZARLIK BİR LÜKS DEĞİL, BİR YAŞAM BECERİSİ” Dijital dünya âdeta toplumu ele geçirmiş durumda. Gerçek ile sanalı birbirinden ayırmak neredeyse imkânsız hâle geldi. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Gerçekle sanalın birbirine karıştığı bir çağda yaşıyoruz. Artık bir yemeği sadece yemiyoruz, onu paylaşıyor, beğeni alıyor, hikâyesini anlatıyoruz. Bir anın içinde olmak yerine, o anı kaydetmeye çalışıyoruz. Ancak ne yazık ki bu sırada o anı da kendimizi de kaybediyoruz. Dijital dünya bir araçtı, ama yavaş yavaş amaca dönüştü. Eskiden ekranlar dünyayı bize getirirdi, şimdi biz ekranın içindeki dünyaya hapsolmuş gibiyiz. Bu durum sadece bireysel bir mesele değil, toplumsal bir dönüşümle de karşı karşıyayız. Kimliğimizi sosyal medya profillerinde, başarımızı takipçi sayılarında, mutluluğumuzu filtrelenmiş karelerde arar olduk. Bu dönüşüm, zihinlerimizde bir sis yaratıyor. Ne gerçek ne gösteri, ne duygu ne performans tam olarak ayırt edilemiyor. Sosyal medyada gördüğümüz “ideal hayatlar” aslında çoğu zaman gerçek değil, ama gerçekmiş gibi üzerimizde baskı yaratıyor. Bu da yalnızlık, öz güven sorunları, hatta depresyon gibi ciddi psikolojik sorunlara neden olabiliyor. İşte bu yüzden dijital okuryazarlık artık bir lüks değil, bir yaşam becerisi. Gerçekle sanalı ayırt edebilmek, dijital vitrinlere eleştirel bir gözle bakabilmek, çevrim içi olandan çok çevremizdeki insana odaklanmak her zamankinden daha önemli. Gerçek hayat, ekranın bu tarafında. Ve biz, dijital dünyanın misafiri olmayı öğrenmezsek, ev sahibi gibi davranan algoritmalara teslim oluruz. “SORUN ELİMİZDEKİ CİHAZ DEĞİL, O CİHAZA YÜKLEDİĞİMİZ ANLAM” Teknolojiyle sağlıklı bir ilişki nasıl sağlanır? Dijital bağımlılık, çoğu zaman ekran süresinden ibaret sanılıyor ama aslında çok daha derin bir mesele… Neden elimiz telefona gidiyor? Neyi kaçırmaktan korkuyoruz? Ne zaman yalnız kalamıyoruz? Bu sorulara dürüst cevaplar vermeden dijital bağımlılıkla yüzleşmemiz zor. Yani önce fark etmek gerekiyor. Sorun elimizdeki cihaz değil, o cihaza yüklediğimiz anlam. İlk adım, niyetli kullanım. Sabah gözünüzü açar açmaz telefona uzanmak yerine derin bir nefes alın, pencereyi açın, kendinize 10 dakika tanıyın. Günü dijital dünyayla değil, kendi iç sesinizle başlatın. Bu küçük adım, günün geri kalanında da farkındalığı artırır. İkinci adım, dijital alanlar oluşturmak yerine dijital sınırlar koymak. Bildirimleri azaltmak, uygulamalara zaman sınırlamaları getirmek, sosyal medya kullanımınızı belirli saat aralıklarına taşımak bu sınırların ilk halkaları olabilir. Üçüncü adım ise yerine koymak. Ekranı elinizden bıraktığınızda hayatı elinize alın. Kitap okumak, yürüyüş yapmak, üretmek, sohbet etmek gibi size iyi gelen aktivitelerle boşluğu doldurun. Çünkü dijital alışkanlıklar, boşlukları doldurma refleksinden beslenir. O boşluğu anlamlı uğraşılarla doldurmazsak yine ekranlara döneriz. Son olarak, bağ kurun ama bağlanmayın. Teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurmak mümkün. Onu reddetmeden ama ona teslim olmadan yaşamanın yolları var. Dijital bağımlılık fark edilirse yönetilir, yönetilmezse bir yaşam tarzına dönüşür. Dijital detoksu belli dönemlerde uygulamak gerekir mi? Kesinlikle evet. Nasıl ki bedenimize detoks yaparak toksinlerden arınma fırsatı tanıyorsak, zihnimize de aynı sını borçluyuz. Dijital detoks, teknolojiyi hayatımızdan tamamen çıkarmak değil onunla olan ilişkimizi yeniden değerlendirmek, dijital gürültüye karşı sessizliğe alan açmak demek. Günümüzde sürekli bildirimlerle, kaydırmalarla ve “Şu da kaçmasın” kaygısıyla zihnimizi hiç durmadan meşgul ediyoruz. Ancak dikkat de bir enerji kaynağıdır. Tıpkı fiziksel gücümüz gibi tükenir. Dijital detoks, bu dikkati yeniden toplamanın, zihni dinlendirmenin ve hayatla bağlantıyı tazelemenin bir yoludur. Dijital detoksu belli dönemlerde uygulamak, tıpkı bir bahar temizliği gibidir. Haftada bir gün “ekransız akşam”, ayda bir “sosyal medya molası” veya yılda bir “tam gün dijital sessizlik” bile büyük fark yaratır. Bu dönemlerde beynimiz yeniden odaklanır, uyku kalitesi artar, yaratıcı düşünceler su yüzüne çıkar. En önemlisi ise, kendimizle teması yeniden kurabiliriz. Sessizlik ilk başta rahatsız edici olabilir çünkü o sessizlikte yüzleşmemiz gereken düşünceler, duygular ortaya çıkar. Ancak asıl dönüşüm de işte o noktada başlar. Kendini duymadan hayatı duymak da mümkün değildir. Kısacası dijital detoks, teknolojiden kaçmak değil; ona yön vermek için bir mola vermektir. Tıpkı nefes alıp vermek gibi… Sürekli içine çekersen boğulursun, arada bir bırakmak gerekir ki yeniden sağlıklı bir ritim yakalayabilesin. Yeni kitabınız Ekranın Ardında Kaybolan İnsan için neler söylemek istersiniz? Yazma süreciniz nasıl ilerledi, neleri gözlemlediniz bu süreçte? Ekranın Ardında Kaybolan İnsan, aslında hepimizin hikâyesi. Gözümüzü açar açmaz elimizin telefona uzandığı, dijital dünyada “bağlı” görünürken aslında koptuğumuz bir dönemde yaşıyoruz. Bu kitap sadece bir dijital bir eleştiri değil, bir çağrı. Daha dikkatli bakmaya, daha derinden anlamaya, kendimizi ekranın öteki tarafında yeniden bulmaya bir davet. Yazma süreci benim için hem gözlem hem de yüzleşme oldu. Dijital eğitimler verirken, kurumsal dünyada seminerler yaparken, çocuklarımın ekranla kurduğu ilişkiyi izlerken, bir annenin parkta telefonuna dalışında aynı sessiz çığlığı gördüm. Bağlantı var, ama bağ yok. İşte bu kitabı yazmamı sağlayan tam da buydu. Bu sessizliği görünür kılmak. Kitapta ekran süresi değil, hayat süresi konuşuluyor. Bildirimlerin nasıl hayatımıza sızdığını, sosyal medya vitrinlerinin öz değerimizi nasıl sarstığını, algoritmaların kararlarımızı nasıl şekillendirdiğini anlatıyorum. Ama sadece tespitlerle yetinmiyorum; her bölümde çözüm yolları, öneriler, pratik ipuçları da sunuyorum. Çünkü bu kitap bir “el feneri” olsun istedim. Karanlıkta kalanlara yol göstersin diye… İlk kitabım Biz de Aslen Buralı Değiliz, bir dijitalzedenin içten içe fısıldadığı sorularla başlamıştı. “Nereye aitim?”, “Bu hızda kendimi nasıl bulacağım?” O kitapta kişisel bir arayış vardı, dengeyi yeniden kurmak isteyen herkes için bir pusulaydı. Hayatın sesini yeniden duymayı, durmayı öğrenmeyi, çevrim dışı kalmanın aslında “kendinle bağlantıya geçmek” olduğunu anlatıyordu. İkinci kitabım ise, bu arayıştan doğan daha derin bir uyanışı temsil ediyor. “DİJİTAL DÜNYADAKİ DURUŞUMUZ, ÇOCUKLARIMIZA VERDİĞİMİZ EN ÖNEMLİ EĞİTİM” Dijital dünyanın hem artıları hem de eksileri var. Sağlıklı bireyler yetişebilmesi için bu dijital dünyanın neresinde olmak gerekiyor? Ne kadarını hayatımızda bulundurmalıyız? Dijital dünya bir bıçak gibi; doğru kullanıldığında hayatı kolaylaştıran, yanlış kullanıldığında ruhu kesip yaralayan bir araç. Onu tamamen hayatımızdan çıkarmak da mümkün değil, kontrolsüzce teslim olmak da sağlıklı değil. Bu yüzden asıl mesele “içinde olmak ya da olmamak” değil, hayatımızda nasıl ve ne kadar yer verdiğimiz. Sağlıklı bireyler yetiştirmek istiyorsak, önce dijital dünyanın bizde nasıl bir iz bıraktığını fark etmemiz gerekiyor. Çocuklar ekranla tanışmadan önce yetişkinlerin ekranla nasıl yaşadığına tanıklık ediyor. Bu yüzden dijital dünyadaki duruşumuz, çocuklara verdiğimiz en önemli eğitim. Çocuklar için ise en sağlıklısı rehberlik etmek, yönlendirmek; sınırlamak değil, anlamlandırmak. Sadece “Şunu yapma!” değil, “Neden yapmıyoruz?” sorusunu birlikte cevaplamak. Kendi dijital yaşamına yön verebilen bir çocuk, gelecekte hem bilinçli bir birey hem de üretken bir insan olur. Peki, nerede durmalı? Şöyle düşünelim… Dijital dünya, hayatın içinde bir yardımcı oyuncu olmalı, başrol değil. İletişimimizi kolaylaştırabilir, bilgiye ulaşmamızı hızlandırabilir, üretkenliğimizi artırabilir. Ama insan ilişkilerinin, duygusal bağların, odaklanmanın, sabrın ve merakın yerini almamalı, çünkü bizi insan yapan şeyler hâlâ çevrim dışında. Sonuç olarak; dijital dünyanın merkezinde değil, kıyısında ama bilinçli bir şekilde yer almalıyız. Gerektiğinde içine girip faydalanmalı, gerektiğinde uzaklaşıp kendimize alan açmalıyız. Çünkü denge, her şeyden önce özgürlüğü getirir. Ve biz ne kadar özgürsek, o kadar sağlıklı bireyler yetiştirebiliriz.