En sevdiğim kadın oyuncular arasında yer alan Meryl Streep’in başrolde yer aldığı Julie& Julia; iki gerçek hikâyeden yola çıkarak, farklı zaman dilimlerinde yaşayan ancak kendi zaman dilimlerinde benzer mücadeleler vermiş inatçı, tutkulu, yemek yapmaya âşık olan iki kadının hikâyesini anlatıyor.
Filmde hayatları iç içe geçen iki kadının, tutku ve cesaretle hiçbir şeyin imkânsız olmadığını anlatması, hayatımın bazı dönemlerimde kaybettiğim umuduma dirençle tutunmam için bana ilham kaynağı oluyor.
Hayat gerçekten de göz açıp kapayıncaya kadar hızla geçiyor. Ve insan, ancak kendisini aşan bir hedefi olduğunda yaşıyormuş gibi hissediyor. Bir anlamın peşinden koşmak, yaşadığını hissetmenin en güçlü yollarından biri. Aslında hayatın anlamı, insanlık tarihi boyunca üzerinde en çok kafa yorulan meselelerden biri oldu. Modernleşme çağıyla birlikte bu anlam arayışı daha da yoğunlaştı. Belki de insanlık tarihinin hiçbir döneminde, bugünkü kadar büyük bir içsel arayış içinde olmadık
Hayatın anlamını bulma arayışı hepimizi meşgul ediyor. Mutluluğu, başarıyı, aşkı, parayı ya da şansı yakalamaya çalışıyoruz. Ancak çoğumuz, bunları bulduğumuzu sandığımızda bile aslında yanıldığımızı fark ediyoruz. Tam da o noktada, içimizde derin bir boşlukla yüzleşiyoruz: “Hayatımın anlamı gerçekten bu mu?” diye sorgulamaya başlıyoruz. Dünyevi imkânlar bir noktaya kadar bizi tatmin edebiliyor; ancak sonunda pek çok kişi, içten içe bir şeylerin eksik olduğu hissine kapılıyor.
Viktor Frankl’ın “varoluşsal boşluk” dediği durum tam da bu işte. Hayatın anlamını kaybettiğimizde ruhumuz acı çekmeye başlıyor. Günümüzde depresyon ve kaygı bozukluklarının yaygınlaşmasının ardında belki de bu arayış yatıyor. Açlık ve savaş gibi dev sorunların olmadığı toplumlarda bile depresyonun bu kadar yaygın olması, tam da hayata tutunamamanın bir sonucu. İnsanlar, yaşadıkları boşluğu bazen bağımlılıkla, alışverişle, sosyal medyada kaybolarak ya da aşırı yeme içmeyle doldurmaya çalışıyorlar. Ancak bunlar sadece geçici çözümler… Gerçekten anlamı bulamadığımızda ruhumuz o boşluğu hissetmeye devam ediyor.
Modern insanın en büyük trajedisi, anlamı bulmak yerine, meşguliyetlerle onu arka plana itmesidir. Hayatı doldurmaya çalışırken, asıl anlamı kaçırıyoruz. Şu soruyu sormanın zamanı geldi: Anlamlı bir hayat nasıl yaşanır? Gerçekten dolu dolu yaşamak ne demektir? Nazım Hikmet, “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın hayatı,” derken belki de tam bu noktaya işaret ediyordu. Hayatı ciddiyetle yaşamak, sadece nefes almak değil; aynı zamanda içsel yolculuğumuzda anlamlı izler bırakmak anlamına geliyor.
Anlamlı bir hayatın sırrı, aslında çok basit: Tutkuyla yaşamak. Julia Child’ın yemek yaparken hissettiği heyecan ya da Julie Powell’ın tariflerin peşinden koşarken yaşadığı inat, işte tam da budur. Hayatın anlamı, bizi heyecanlandıran şeylerin peşinden gitmekte saklı. Başarı ya da sonuca ulaşmak, o kadar da önemli değil. Önemli olan, yolda olmanın keyfini çıkarmak. Mücadele etmek, düşmek, kalkmak… Asıl anlam bunların içinde gizli.
Anlamlı bir hayat yaşamak için büyük formüllere ihtiyacımız yok. Sadece tutkularımızın peşinden gitmek, anı yaşamak ve elimizdekilere kıymet vermek yeterli. Hayat, farkındalıkla yaşandığında güzelleşir. Her gün kendimize şu soruyu sorarak başlayabiliriz: “Bu anın hakkını veriyor muyum?” Çünkü hayatın anlamı, bazen bir fincan kahvenin sıcaklığında, bazen sevdiklerimize sarıldığımız o kısa anda gizlidir. Ve yaşamak dediğin, Nazım Hikmet’in sözleriyle, “ciddi bir iştir” ve hayat, biz ona anlam yükledikçe güzelleşir.