Skip to content Skip to footer

Fıstık Ahmet: “Masalardaki Telefonlar Sofra Kültürünü Bozuyor”

Büyükada’da yılların eskitemediği Prinkipo meyhanesinde, Ahmet Tanrıverdi’yle namı diğer Fıstık Ahmet’le beraberiz. 82 yıllık ömrüne sayısız anı, dostluk sığdırmış, Hafıza Çekmecemde Biriktirdiklerim, Prinkipo Mezeleri, Büyükada’nın Solmayan Fotoğrafları kitaplarından bazıları. Kendisiyle Büyükada’nın ruhundan rakı sofralarının adabına, Halikarnas Balıkçısı’ndan bugüne uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Tuğba Şengül

Başlamadan önce herkesin sorduğu o soruyu sormak istiyorum: Fıstık Ahmet lakabı nereden geliyor?
Ben Büyükada İlkokulu’nda okudum. Bizim sınıfta üç tane Ahmet vardı. Soyadı uzun olan bendim, Tanrıverdi. Diğerleri kısaydı, onları soyadlarıyla çağırıyorlardı ama sıra bana gelince takılıp kaldılar. Bir arkadaşım dedi ki: “Fıstık gibi gözlerin var senin, sana bundan sonra Fıstık Ahmet diyeceğiz.” Öyle kaldı.

Peki, hayattaki en fıstık anınız neydi?
“En”ler yok bende. Bir “en” söylesem diğerleri kırılır. Hayat devam ediyor, işte bu yaşıma geldim.

Bugünlerde nasılsınız Ahmet Bey? Herkes biraz yorgun, biraz umutsuz…
‘Nasılsın’ diyorlar, ‘Türkiye gibi’ diyorum. Benim felsefem bardağın hep dolu tarafını görmektir. Boş tarafını görmüyorum, umut hep var.

Bir rakı, muhabbet sofrasında insanı en çok ne ele verir sizce?
Her şeyden önce duruşu. Duruş çok önemlidir. Bu konuda biraz soğuk telakki ederler beni. Ben ilk tanıştığım biriyle hemen samimi olmam, izlerim, tartarım. Ona göre silahlarımı çıkarırım; silahlarım nedir? Daha çok mizaha dayalı konuşmalardır. Sıcak bir enerji aldıysam çok samimi, içten olurum. Hoşuma gitmeyen biri olursa müsaade ister kalkarım.

Sofralarda ne değişti?
İstanbul terbiyesi vardı sofrada, maalesef yok oldu. Bazen beyaz yakalılar geliyor, bağıra bağıra konuşuyorlar, sanki başka masa yokmuş gibi. Garsonlara hitap şekli de değişti. Kabaca konuşuyorlar, kültür seviyesi yüksek kişiler bunlar! Bir de unutulmuş bir şey var bu tip yerlerde, hesap masada ödenmez. Hesap ödemek için kalkılır, katibin önüne gidilir, orada ödenir. Veya önceden yer ayırtmıştır beyefendi ya da hanımefendi, ‘şu kadar kişi, şunlar yenecek’ der, gider, ertesi gün gelinir, ödenir. Bunlar unutuldu.

Aydın Boysan şöyle der: “Hayat adabı sofra adabı gibidir aslında.”
Aydın abiyle ben çok rakı içtim.

Hayatınızda iz bırakan üç kişiyi bir sofraya davet etseniz kimler olurdu?
Aydın abi bir, Metin Akpınar iki. Metin’le tiyatro da konuşursun, siyaset de, kitap da. Aydın abi çok entelektüeldi, onunla aşkı da konuşabilirsin. Bir de Uğur Yücel’i çağırırım ki o bu adada oturuyor, sık sık bir araya geliriz onunla. Kuzguncuk geçmişi vardır onun, Eski Kuzguncuk’la eski Ada’yı karşılaştırırız ama boks maçı yaptırmayız ikisine de.

Benim de babam Heybeliada’da askerlik yapmış ama Burgaz’da da bir dönem yaşamışlığı var. Burgaz da çok etnik grup bir araya gelirmiş, değil mi?
1966-1971 arasında üniversitede öğrenciyken Adalar Su Sporları Kulübü’nde müdürlük yaptım. Dolayısıyla orada çok nezih insanları tanıdım. Aşağıya yukarı 26 etnik grup var ve kardeş gibidir hepsi. Hala da oraya karşı büyük aşkla gider gelirim. Burgaz benim ikinci adamdır.

Sizce hangi erdemi unuttuk toplum olarak?
Hoşgörüyü unuttuk. Güler yüzlü olmayı, selam vermeyi unuttuk. Evvelden herkes birbirine “Sabah şerifleri hayır olsun” derdi, “Bonjur” derdi, “Kalimera” derdi. Bir de ayrıca şapkayla selamlanırdır. Günaydınlar kayboldu, güler yüz kayboldu.

Adalar geçmişten bugüne sürgün yeri olarak bilinir. Sizce sürgünlük insana ne öğretir?
Sürgünlük devam ediyor. Bizans döneminden beri burası sürgün adası olarak isimlendirilmiştir, gözden düşenler buraya yollanırdı. Kiminin gözüne mil çekilirdi, kimi öldürülürdü. Cumhuriyet’ten sonra da memurlar için sürgün yeri oldu burası. Rüşvet gibi gayri meşru işler burada yürümez, olmayacak yer burasıdır. O yüzden buraya yollarlar.

Ada kültürü korunabildi mi?
Maalesef, ada kültürünün kırılma noktası 1964’tür bana göre. Kıbrıs olayları nedeniyle İsmet İnönü, 1934 tarihli ticaret anlaşmasını tek taraflı feshetti. Bu anlaşmanın özü neydi? Türkler Yunanistan’da, Yunanlılar Türkiye’de mülk sahibi olabilecek, iş kurabileceklerdi, ‘Bunu tek taraflı yok ediyorum’ deyince birkaç ay içinde 100 bine yakın Yunan uyruklu Rum sürgün edildi, nereye Yunanistan’a. Düşünebiliyor musun, o adamlar burada doğmuştu, anneleri, babaları, dedeleri burada toprağa verilmişti ama bir hafta içinde, zati eşya (20 kiloyu geçmeyecek) ve 200 dolarla gitmek zorunda kaldılar. Onlar için ne kadar büyük bir travmaydı, bizim için de öyle oldu. Komşumuz, arkadaşımız bir gün kapıyı çaldı “Biz yarın gidiyoruz” deyip evlerini kapatıp gittiler. Onların yerine gelenler, bu kültüre uyamadı, kendi kültürsüzlüklerini buraya kültür diye ikame etmeye çalıştılar. Ada böylece günbegün bozuldu, ruhunu kaybetti.

Karadan gelen insanla, rüzgardan gelen insan farkı var mıdır? Deniz görenle, kara gören…
Var tabii, suratına bakınca anlarsınız. Deniz kıyısında yaşayan insanın yüz hatları daha düzgündür. Karada yaşayanın suratı toprak gibidir, kırış kırış. Coğrafi olarak öyle, Kars’a doğru gidin, insan fiziğinin değiştiğini görürsünüz. Azerbaycan, Dağıstan, Ermenistan’a geçin birbirine benzer olduklarını görürsünüz. Ama deniz kısmında oturanları İzmir’e Yunanistan’a doğru gidin, ayırt edemezsiniz. Coğrafya yapı insanın fiziğine de yansır. Bu benim tezim.

Sizi adaya geri döndüren neydi?
Ben Büyükada’da doğdum, üniversiteye de buradan gittim, iş hayatımda da buradaydım. Evlenince İstanbul’a taşındık, kızımın okulu için de gerekiyordu. Ama şehrin trafiğinden, havasından, gürültüsünden sıkıldım. Kızım üniversiteye gidince 22 yıl önce dönüş yaptım buraya. Kışın Nişantaşı’nda yer çalıştırıyordum, onu devrettim, buraya geldim. Pandemide eşim de geldi. Pandemide burada sokağa da çıkabiliyorduk, kızım İstanbul’da kaldı. O devam ediyor, çalışıyor.

Kız babası olmak nasıl bir duygu?
Benim için sağlıklı bir çocuk sahibi olmak daha iyi, kız, erkek fark etmez.

Ona kazandırmak istediğiniz en önemli değer neydi?
Doğduğu gün ona 13 cilt Walt Disney ansiklopedisini aldım. Hanım “Okuma yok, yazma yok, insan altın alır” dedi. “Yok” dedim, “Kitap aşkı böyle aşılanır.” Başardım da. Hâlâ okur, takip eder.

Keşke biri bana bunu daha önce söyleseydi dediğiniz bir şey var mı?
Bunun cevabını ben veremem, yaşım olmuş 82. “Keşke”leri bıraktık artık. Her şeyi de isteyerek yaptım. Ancak sigaraya karşıyım, gençlere sigara içmemelerini tembihlerim. Evvelden yanımda sigara içenlerin makasla sigaralarını keserdim.

Meyhaneciliğe nasıl başladınız?
Bu mesleğe matbaacılık yaparken, matbaacılığın 10. yılında girdim. İkisini paralel götürdüm. 69’da matbaaya başladım, 99’da matbaayı kapattım, 79’da bu işe başladım. 46 senedir bu işi yapıyorum. Bir defa yüzü gülmeyen dükkan açmasın. İkincisi bizim meslekte eski İstanbul’un meyhane geleneğini yaşatabilmek için her masaya uğrayıp sohbet etme şartı var. Bunu yapıyorum ben. Sonra bir meyhanenin kartviziti beyaz peynirdir, beyaz peynir çok iyi olacak. Evine götürüp yiyemeyeceğin şeyi satışa sunamazsın. Devamlı araştırıyorum. Yeni mezeler geliştiriyorum. Mutfakta annemden çok şey öğrendim.

Peki, rakı nasıl içilmeli?
Bu şahsa göre değişir. Sek içen de var, sulu içen de var. Aydın Abi beyaz peynirle kavunu yan yana getirmezdi, ‘Tatlıyla rakı içilmez’ derdi. Ben rakıyı tek çeşit mezeyle içerim. Beyaz peynir, zeytin, domates, salatalık, maydanoz, taze sarımsak veya sarımsakla ben bir geceyi bir büyük rakıyla bitiririm.

Kitaplarınızı yazarken Halikarnas Balıkçısı’nı çok derin araştırdınız. En çok hangi tarafları sizi etkiledi?
Halikarnas Balıkçısı – Cevat Şakir babasını öldürdü ama para için öldürdü. Şakir Paşa ile babamın mezarı yan yanadır burada. Şakir Paşa’nın oğlu, Cevat Şakir’in ikinci karısı Hamdiye Hanım Büyükada’da otururdu, benim baş öğretmenimle evliydi. Ondan doğan bir çocuğu vardı, Sina Kabaağaç. Sina Kabaağaç’ın çok güzel bir kitabı vardır, piyasada bulamazsınız, nadir bir kitaptır. Bende var, müzayededen aldım. Orada babasının dedesini niçin öldürdüğünü şöyle bir ince pas geçiyor: ‘Agnesie yani İtalyan gelinleri burada bir figür olarak kullanılmıştır’ diyor. Ben buradan hareketle Şakir Paşa ailesinin yazdıkları birkaç kitabı daha okudum. Şakir Paşa’nın torunuyla evli olan Erden Ener büyükelçi, onun kitabı çıkmıştı, imzalatmaya gittiğimde dedim ki “Cevat Şakir’in babasını karısına asıldığı için değil, parası için öldürdüğünü biliyorum’ dedim, karı-koca birbirlerinin yüzüne baktılar. ‘Bu konu bizim için acı bir şeydir, açmayalım’ dediler, ben ısrar edince anlattılar. ‘Yalnız rica ediyorum biz ölmeden bunu yazmayın’ dediler. Ben de 2022 yılında yazdığım son 10. kitabım Hafıza Çekmecemde Biriktirdiklerim’de açık açık yazdım.

Peki, Halikarnas Balıkçısı’nın bize kazandırdığı neler var?
Aldığı eğitim muhteşem ancak paraya düşkünlüğü var, biliyorsunuz önce annesinin yüzüğünü çalıyor, taşını satıyor, sonra ablası için ayrılmış bir para var bankada, sahte imzayla onu alıyor. Baba bakıyor ‘Baş edemeyeceğim bununla, çiftliğe götürüp başına koyayım’ diyor ama orada da maalesef onun sonu oluyor. Ama Türk edebiyatına, tarihine, turizmine büyük hizmeti var. Büyük insanların defoları olur, onun için büyümemek lazım!

Tarihten iki kişiyle konuşma şansınız olsa kime ne sorardınız?
Nâzım Hikmet’le konuşmayı çok isterdim. Çünkü oğlu Mehmet benim yakın arkadaşımdı. Babasına aşıktı ama onun oğlu olarak piyasaya çıkmak istemedi. Fransa’da eğitim aldı, güzel şiirler yazdı, resimler yaptı, hiçbirini sergilemedi. Orada öldü. Yakın arkadaşı Gündüz Vassaf’la konuştuk biz, ‘Önce Fransa’da, sonra Türkiye’de onları sergileyeceğiz biz’ dedi.

Hayatınızdaki en büyük lüks nedir?
Hanıma sorarsan en büyük lüksüm rakı. 17 yaşımdan beri içerim, 82 yaşıma geldim, en büyük lüks diye bir şey söyleyemem.

Modern dünyada insanların gereksiz telaşı olarak neyi görüyorsunuz?
Bana göre insanların çoğu panik atak olmuş! Bir de ben dahil cep telefonuna bağımlılık. Kızım yüksek lisans tezini benim Facebook bağımlılığım üzerine yazdı, 100 üzerinden 100 aldı.

Masalarda telefon olmalı mı?
Masalarda insanlar birbirinin yüzüne bakmıyor, telefonla uğraşıyor. Sofra kültürünü bozuyor bu.

Aşkı nasıl tarif edersiniz?
Aşk başka, sevgi başka şeydir. Geçenlerde bir hanımefendi geldi, “Aşk karşılıksızdır, sevgi bağlılıktır” dedi. Ben karımı seviyorum ama kızıma aşığım. Neden? Pervane diye bir sinek vardır, ışığa aşıktır. Işığın haberi yoktur, pervane döner döner ölür. Işık kalır. İşte aşk bu.

Ahmet Tanrıverdi’den sonra ne iz kalsın istersiniz?
Beni güzel ansınlar, başka bir şey istemem.

Son olarak, Atatürk sizin için ne ifade ediyor?
Atatürk benim dünyam. Büyük bir beyin bir kere. Öngörüsü olan, geleceği gören bir lider. 600 küsur senelik bir imparatorluğun nerelerde hatalarını biliyordu, bu işin dinle değil fenle gideceğini gördü. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” dedi.

Kapıda vedalaşırken söz veriyorum: “Babamı da getireceğim, Heybeliada’da askerlik yapmış, şimdi karşıdan bu adalara bakıyor.” Fıstık Ahmet gülümsüyor: “Berberim bile buraya gelir, dışarı çıkmam ben. Sadece emekli maaşımı almaya giderim.”
Ada’nın samimi ruhu, bir meyhanede, beyaz peynirin tadında, her masaya dokunan bir elin sıcaklığında yaşamaya devam ediyor. Ve tabii Fıstık Ahmet gibi “en”leri olmayan, ama her anı dolu dolu yaşayan bir İstanbul beyefendisinin gözlerinde…