Merhaba, dijital çağın yorgun savaşçıları ve kayıp ruhları! Ekranların Ardında Kaybolan İnsan kitabımın önsözüyle sizi baş başa bırakıyorum.
Ben, bu satırların arkasında nefes alan, çağın karmaşasında kaybolmuş zihinleri arayan bir anlatıcıyım. Elimde kâğıt ve kalemle –evet, hâlâ kâğıt ve kalem– ekranların arkasında unutulan yüzleri, sıkışan kalpleri arıyorum. Hepimiz burada, piksellerden örülü dijital kozalarda var olmaya çalışıyoruz değil mi? Birbirimize dokunmuyor, sadece kaydırıyoruz; sesimizi duyuramıyor, sadece yazıyoruz. Modern çağın en büyük ironisi, birbirimize hiç olmadığımız kadar bağlı görünürken içimizde tarifsiz bir yalnızlık hissediyoruz.
Ben size, ekranlar arasında sıkışıp kalan hikâyelerden, kaybolan zamandan ve sesini duyuramayan ruhlardan bahsedeceğim. Ama merak etmeyin, bu bir karamsarlık masalı değil, aksine yüzünüze bir gülümseme konduracak, gözlerinizi açacak ve belki de içten içe ‘Evet, bu benim, bu biziz.’ dedirtecek bir yolculuk.
Ekranın arkasındaki o silik ama canlı benliğimizi keşfetmek için hazır mısınız? Öyleyse kendinizi koltuğunuza bırakın, ekranın ışığını biraz kısın ve bu satırlarda beni, sizi ve ekranların arkasındaki gerçek bizi bulmaya hazırlanın.
Yeni Nesil İnsan “HOMO DIGITUS”…
Hepimiz bir şeylerin ters gittiğinin farkındayız, ama tam olarak neyin yolunda olmadığını söylemekte zorlanıyoruz. Milyonların yaşadığı devasa şehirlerde, kalabalıkların içinde yalnızlık hissinden kurtulamıyoruz. Ne yapsak, hangi aktiviteye katılsak, bir şeyler hep eksik. Tüketim sadece nesnelerle sınırlı kalmıyor; duygularımız, ilişkilerimiz, dostluklarımız da hızla tüketiliyor. Hayatın içindeki küçük sevinçleri fark etmeden hep daha fazlasına ulaşma telaşıyla koşturuyoruz. Bir yandan özgürlüğe ve bağımsızlığa sahipmiş gibi görünürken, her şeye daha fazla bağımlı hale geliyoruz.
Liste çağının içinde yaşıyoruz: İzlenecek diziler, okunacak kitaplar, gidilecek yerler… Hepsini yetiştirememenin kaygısıyla yaşıyor, ölmeden önce her şeyi tamamlamayı saplantı haline getiriyoruz. Ama bir yandan da her şeyi kabullenip tepkisizleşiyor, etrafımızda olup bitenlere alışıp hiçbir şeye anlam yüklememeye başlıyoruz. Kendi iç sesimize sağırlaşarak başkalarının hayatlarına özeniyor, kendi gerçekliğimizden uzaklaşıyoruz. Yaşadığımız kaos içinde zamanla değerlerimizi, duygularımızı ve anlam dünyamızı kaybediyor, yaşamın özünden kopuyoruz.
Dijital çağda duygularımızı hızla tüketiyor, anlık tatminler peşinde koşuyoruz. Bu yüzden mutluluğun kalıcı bir sebebini bulmakta zorlanıyoruz. Doğadan kopmuş, beton binaların içinde yabancılaşmış bir insan nesliyiz. Zihnimizle barışmayı bilmiyor, aksine her an meşguliyetle onu susturmak istiyoruz. Bir yudum kahvenin tadına bile varamadan hızla bir sonrakine geçiyoruz.
Bunca karmaşanın, uyaranın, dikkat dağıtan aşırı aktivite ve etkileşimin olduğu dijital medeniyetler çağında, ilgi çekmek ve başkalarını etkilemek nihai hedeflerimiz arasına girdi. Övülmek, beğenilmek, hayran toplamak en büyük arzumuz. Yok sayılmaya tahammülümüz kalmadı. İlgi çekip gündem olmak için dış görünüşümüzü kullanıyor, ne yapıyorsak ‘mış gibi’ görünmek için yapıyoruz. Mahremimiz hakkında ne kadar cömert davranırsak o kadar dikkat çekeceğimizi düşünüyor, gizliliğimizi kendi ellerimizle ortaya seriyoruz. Artık transparan yaşamayı seçiyoruz. Sürekli kayıttayız, her şeyimizi anlatmak istiyoruz, her an nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı, ne giydiğimizi, ne yediğimizi gösterme hatta yazma telaşındayız.
İşte yeni nesil insan ‘homo digitus’lar olarak, bu hızlı değişim ve dönüşüme ayak uydurmaya çalışırken, yarattığımız medeniyetle aramızdaki dengeyi iyiden iyiye kaybetmeye, ekranların ve dijital gürültünün içinde, hayatın inceliklerini ıskalamaya, asıl önemli olanları gözden kaçırmaya başladık.
Öyle bir dönemin içinden geçiyoruz ki amaçlarla araçlar yer değiştiriyor. Modern hayat düşünmemize, okumamıza, durmamıza izin vermiyor. Eşyalar bizim üzerimizde hüküm sürerken, ilişkiler günlük hırslara kurban gidiyor. Bizi insan yapan değerleri korumak zorlaşıyor, birbirimizle bağ kurma becerimiz köreliyor. Çocuklar ebeveynlerine kulak asmıyor, ebeveynler ise çocuklarıyla bağ kuramıyor. Eşler aynı evde farklı dünyalarda yaşıyor. Sohbetler anlamsız tartışmalara dönüyor, Tanpınar’ın dediği gibi: “Bilen yazmıyor, susuyor; bilmeyen yazıyor, susuyor.”
Doğaya, güneşe, denize kayıtsız kaldıkça ruhlarımız soluyor, bedenlerimiz yıpranıyor. Günbegün finale yaklaşırken, yaşamın ne anlama geldiğini bile sorgulayamadan yola devam ediyoruz. Dijital devrim o kadar hızlı gerçekleşiyor ki değişimin bizi nasıl dönüştürdüğünü fark etmiyoruz. Eskinin kalıntıları hâlâ bir yerlerde duruyor ama yeninin karmaşası içinde yolumuzu bulamıyoruz.
Bu kitap, dijital çağda bir Homo Digitus olarak yaşarken aşkın, sevginin, dostluğun, mutluluğun, başarının ve değerlerin nasıl bir değişime uğradığını anlatma çabamın bir ürünü. Bu hızlı değişime uyum sağlamakta zorlanan bizler için, anlam arayışını yeniden başlatmak bir fırsat. Nietzsche’nin dediği gibi: “Her nesil kendi şarkısıyla gelir.” Şimdi bizim şarkımızı bulma zamanı.
Bu sayfaları çevirirken kendinizin en iyi versiyonuna dönüşme yolculuğuna çıkmaya var mısınız? Sırtınızı arkanıza yaslayın, bir an durun ve düşünmeye zaman ayırın. Çünkü yaşam, yalnızca anlam arayanların cesaret edebileceği bir yolculuk…