Son dönemin en çok konuşulan yapımlarından Kral Kaybederse dizisinde hayat verdiği “Gülbin” karakteriyle izleyicinin kalbine dokunan Kübra Kip, konuğumdu. Tiyatro kökenli başarılı oyuncu; dijital çağda denge arayışını, sanatın iyileştirici gücünü, kadın hikâyelerini ve “lüks” kavramına dair kişisel tanımını samimiyetle anlattı.
Kübra Kip ile sohbetimizin satırbaşları aşağıda, tamamını Youtube kanalımdan izleyebilirsiniz.
Son dönemde dizilerin başında sıkça “gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştır” ifadesini görüyoruz. Sizce izleyici neden gerçek hikâyelere bu kadar çok ilgi duyuyor?
Kral Kaybederse, Gülseren Budayıcıoğlu’nun romanından uyarlanmış bir iş. Kitap da dizi de hikâye olarak çok kuvvetli. Gerçek hayattan izler taşıması, seyircinin kendinden parçalar bulmasını sağlıyor. Bu da ister istemez etki alanını büyütüyor. Bir de hep kazanan, güçlü figürlerin yıkımını izlemek insanlara çarpıcı geliyor. Çünkü aslında kimse kazanmıyor; bu da hayatın ta kendisi.
Gülbin karakteri sizce en çok ne için susuyordu, neyin arayışındaydı?
Gülbin ile Kenan Baran arasında uzun yıllara dayanan bir arkadaşlık var. Biz bu ilişkiyi, beklentilerin olmadığı bir bağ üzerinden kurduk. Gülbin’in Kenan’dan duygusal bir talebi yoktu. Belki de bu yüzden bu ilişki bu kadar uzun soluklu oldu. Bu, sevmedikleri anlamına gelmiyor elbette; daha çok mesafeli ama kıymetli bir dostluktu. Hayatın içinden, çok tanıdık bir ilişki biçimi.
Dizinin atmosferi ve ekip çalışması da çok konuşuldu. Set süreci sizin için nasıldı?
Çok profesyonel ve uyumlu bir ekipti. En üzücü tarafı da finalin gelmesi oldu benim için. Dekordan kostüme kadar her şey el emeğiydi, özel olarak tasarlanmıştı. O dünya tek bir parçayla değil, bütün unsurların bir araya gelmesiyle kuruluyor. Bizim işimizde bu uyum yakalandığında ortaya gerçekten güçlü bir iş çıkıyor.
Babamın Kanatları filmiyle hem Altın Koza hem Altın Portakal’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödüllerini aldınız. Bu rol sizin için ne ifade ediyor?
İlk sinema filmimdi ve benim için çok özel bir yerde duruyor. Yönetmenimiz Kıvanç Sezer’in de ilk uzun metrajıydı. Bağımsız bir filmde, inandığınız bir hikâyenin parçası olmak insanı hem mesleki hem insani olarak büyütüyor. Film, sınıfsal mücadeleyi çok yalın ama derin bir yerden anlatıyordu. Benim canlandırdığım karakter de kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan genç bir kadındı. Küçük gibi görünen ama arkasında çok güçlü bir hikâye barındıran bir karakterdi.
Oyunculuk hep hayaliniz miydi?
Aslında çok utangaç bir çocuktum. Sahneye çıkmak, kendimi ifade etmek bana çok uzak gelirdi. Sayısal mezunuyum. “Ben ne olmak istiyorum?” sorusuna net bir cevabım yoktu. Üniversiteye hazırlanırken kendime küçük bir nefes alanı açmak için tiyatro kursuna başladım. Ve orada şunu fark ettim: Kendimi ifade edebildiğim, var edebildiğim alan burasıydı. O andan sonra konservatuvar süreci başladı.
Oyunculuk sektöründe sizi en çok zorlayan ne oldu?
Bu meslek sürekli seçilme hâliyle ilerliyor. Çok güçlü bir psikolojiye sahip olmanız gerekiyor. İyi yaptığınızı düşündüğünüz bir şey, biri sizi seçmediği sürece görünmeyebiliyor. Vazgeçmeden devam etmek, en zor tarafı bu dayanma süreci.
Oyunculuk dışında sizi en çok besleyen nedir?
Okumak. Dijitalle aram pek iyi değil. Kitaba dokunmam gerekiyor. Senaryoyu bile dijitalden okumakta zorlanıyorum; mutlaka deftere yazarım. Kâğıtla temas etmek dikkati ve hafızayı bambaşka bir yere taşıyor.
Dijital dünya ve sosyal medya ile ilişkiniz nasıl?
Mesafeli ama kaçınılmaz. İşimizin bir parçası. Ama artık insanların görünenden çok, samimiyetle ilgilendiğini hissediyorum. Sahte olanla gerçek olan arasındaki fark daha çok sorgulanıyor. Bu da umut verici.
Tiyatro seyircisine dijital görgüyle ilgili bir mesajınız var mı?
Lütfen oyunu canlı izleyin. Kaydetmeyin. Oradayız, göz göze geliyoruz. O anın içinde kalmak çok kıymetli. Çekilen videoların çoğu zaten bir daha izlenmiyor.
Size göre “lüks” nedir?
Güven ve huzur. İnsan kendini güvende hissetmediği bir yerde hiçbir konforun anlamı yok. Benim için lüks; güvenli, huzurlu bir hayattır.