Konuğum Türkiye ve Avrupa Güzeli Banu Sağnak, sanatçı kimliğiyle de öne çıkıyor. Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım mezunu Sağnak, şu sıralar “Dönüşüm” sergisi üzerine çalışmaları sürdürüyor.
Dijital çağın hızında nefes almak her geçen gün zorlaşıyor. Gürültünün arasından kendi sesimizi duymakta, kendimize temas etmekte güçlük çekiyoruz. Tam da böyle bir dönemde sanatın iyileştirici gücü, insanı kendine çağıran sakin bir kapı gibi duruyor. Güzellik kraliçeliğinden televizyon sunuculuğuna, reklamcılıktan sanatçılığa uzanan çok yönlü bir kariyerin sahibi olan Banu Sağnak, bugün hem kendi dönüşüm hikâyesiyle hem de resimleriyle izleyeni kendi içinde yolculuğa davet ediyor. Kendisiyle sanatın dönüştürücü gücünü, dijital çağda ruhumuzu neyin yorduğunu, güzelliğin gerçek tanımını ve yaklaşan sergisinin ardındaki hikâyeyi konuştuk. Ortaya, bol ilhamlı, derin ve yer yer kendimize bakmamızı sağlayacak bir sohbet çıktı.
Banu Sağnak’la sohbetimizin satırbaşları aşağıda, tamamını Youtube kanalımdan izleyebilirsiniz.
Banu Hanım, sizi yıllardır güzellik kraliçesi kimliğinizle, ardından sunuculuk ve reklamcılık kariyerinizle tanıyoruz. Bugünkü sanat yolculuğunuza gelene kadar hikâyeniz nasıl şekillendi?
Hikâyem 33 yıl öncesine, Mimar Sinan Üniversitesi’nde grafik tasarım ve reklama uzanıyor. Daha öğrenciyken Türkiye’yi Avrupa Güzellik Yarışması’nda temsil ettim ve üçüncü oldum. O dönem güzellik yarışmalarının bir misyonu vardı: Eğitimli, donanımlı kadınların ülkeyi temsil etmesi. Ben de bunu gururla yerine getirdim. Sonrasında medya ve reklam sektörü paralel ilerledi hayatımda. Hem okuyor hem çalışıyor hem de sanatın içinde kalmaya devam ediyordum.
Resimlerinizde özellikle “ruh”u yansıttığınız çok konuşuluyor. Modern çağ insanının ruhunu en çok neyin yorduğunu düşünüyorsunuz?
İnsan kendinden uzaklaştıkça yoruluyor. Bir “ön yüz” yaratıyoruz ama asıl olan içimizdeki duygu, arayış, kırılganlık. Sosyal medya da bizi yansıtmıyor; sadece bir imaj sunuyor. Kendimizi tanımadıkça, kendimizi yansıtmadıkça karşılık bulamıyoruz. Sanat benim için bu uzaklaşmanın panzehiri. Resimlerimde insanların kendi ruhlarını görebilecekleri alanlar açıyorum.
Sanat yolculuğunuzun dönüm noktası olarak hangi anı görüyorsunuz?
Pandemi. Hayatım boyunca çok hareketliydim ama o kapanma süreci ilk kez bana durma, içime bakma ve üretme fırsatı verdi. İlk kişisel sergimin tohumu o dönemde atıldı.
Sanatın dönüştürücü gücüyle tanıştım, öfkeyi, kırgınlığı, sevinci, neşeyi tuvale aktarmaya başladım. İnsanın kendini keşfetmesi bir ömür sürüyor. Ben o keşfi tuval üzerinde yapıyorum.
Eserlerinizde keşişler, çocuklar, kabileler, Afrika’daki doğal yaşam gibi karakterler görüyoruz. İlhamınızı nereden alıyorsunuz?
Gözlerdeki ışık beni çok etkiler. Nepal’de karşılaştığım keşişler, Afrika’daki kabile çocukları… Dünyanın en yoksul yerlerinde bile gözlerde bir ışıltı var. Bizde kaybolan bir ışıltı… Ben onların ruhunu, enerjisini, inancını, masumiyetini yansıtmak istiyorum. Yüzeyde olanı değil, derindeki titreşimi.
Sizce çocukların yetişkinlere göre en güçlü yanı ne?
Ruhlarını saklamıyorlar. Biz büyüdükçe sosyal hapishanelerimiz oluşuyor; kalıplar, önyargılar, korkular… Ama çocuklar ne istediklerini bilirler. Ben de çocukken hem güzel bir kadın olmak hem de resim yapmak istediğimi berrak bir şekilde hatırlıyorum. O saflık, o iç görü insanın özüdür. Ben eserlerimde o özü görünür kılmaya çalışıyorum.
Dijital çağın gürültüsünde ruhunuzu nasıl dinlendiriyorsunuz?
Her kötü enerjiyi dönüştürerek. Pandemi, sağlık problemleri, kayıplar… Hepsi hayata dair. Ama sanat bana öfkeyi, üzüntüyü, korkuyu dönüştürmeyi öğretti. Yaratıcılığı tetikleyen bazen bir fotoğraf, bazen bir anı, bazen bir duygu oluyor. Onu alıp dönüştürüyorum.
Bu çağda insanın en büyük savaşı sizce nedir?
Kendisi olmak. Sosyal medyada bile herkes “olmak istediği kişi”yi sergiliyor ama gerçekte kim olduğunu unutuyor. Kendiyle baş başa kalmaktan korkuyor. Mutluluğun koşarak aranan bir şey değil, kendine yaklaştıkça ortaya çıkan bir hâl olduğuna inanıyorum.
Kendinizi keşfederken gördüğünüz en büyük zaaf neydi?
Alma–verme dengesini bilmemek. Çok verici biriyim ve bu zaman zaman beni tüketti. Empati yüksek olunca başkalarının acısını da kendi acın gibi hissediyorsun. Şimdi dengeyi yeni yeni kuruyorum. Denge hayatın her alanında şart.
Güzellik anlayışı da yıllar içinde çok değişti. Sizce gerçek güzellik nedir?
Doğal olmak… Kendin kalabilmek. Aynaya her gün başka bir yüzle bakmak istemem. Ben başkasının değil kendi yüzümün hikâyesini yaşamak istiyorum. Güzellik yalnızca yüz hatlarından ibaret değil; ruhun verdiği o ışıltı, özgüven, denge, kendini olduğun gibi kabul edebilme hali… Gerçek güzellik titremeyen bir ruh hâlidir.
Yaşamınızdaki “yeni lüks” nedir?
Denge ve bağımsızlık… Kendi işimi kendim yapmayı severim. Saçımı bile kendim boyarım! Bağımlılıklar arttıkça mutluluk azalıyor. Ben bağımlılıkları azaltmaya çalışıyorum.
Dijital dünyayla aranız nasıl?
Bana gerektiği kadar. Elbette tasarım için teknolojiden yararlanıyorum ama yaratıcı sürecin ruhu bende olmalı. Yapay zekâya bırakamam. Dijital güzel bir araç ama bağımlılık yarattığında insanı kendinden uzaklaştırıyor.
Yaklaşan serginizin teması “Dönüşüm”. Bizi neler bekliyor?
Sanatın önce iyileştiren gücünü, şimdi ise dönüştüren gücünü anlatıyorum. Yaklaşık 21 eser olacak. Keşişler, çocuklar, ruhu yansıtan figürler ve Atatürk portreleri… Ayrıca sürdürülebilirlik temasını da işliyorum. Kullanılmayan reklam baskılarını dönüştürerek üzerine resim yaptığım büyük eserler var. Her şeyin yeniden değerlendirilebildiği bir çağdayız.
Bugünün dünyasında insanlara vermek istediğiniz tek bir mesaj olsaydı?
Kötülüğü dönüştürün. Dizimizi acıtan yere tekrar tekme atmayalım. Öfkeyi, kırgınlığı, yokluğu bile dönüştürmek mümkün. Ne olursa olsun içimizdeki neşeyi kaybetmeyelim. Çünkü dönüşümün özü orada.
Son olarak, özellikle kadınlara ne söylemek isteseniz?
Her kadın çok güçlüdür. Kendinizi doğurmayı, kendinizi büyütmeyi unutmayın. Kendinize yakın oldukça güzelleşir, güçlenir ve ışığınızı dünyaya yayarsınız.